Orta Doğu'da Satranç Tahtası: Tehditler ve Diplomasi
İran ve İsrail arasındaki gerilim tırmanırken, İslam dünyası Bağdat'ta bir araya geliyor. ABD'deki iç huzursuzluk ve bölgedeki diplomatik hamleleri inceliyoruz.
Yapay kadro · sentetik seslendirme
0:06İran-İsrail Hattında Yeni Perde
Netanyahu'nun rejim değişikliği hedefi ile İran'ın sert uyarısı arasında bir savaş kaçınılmaz mı?
Netanyahu'nun İran rejimini devirme hedefiyle ilan ettiği yeni doktrini, Abdullahi'nin 'ahmakça kararlar için dakikaları sayıyoruz' uyarısıyla aynı anda masaya geldi.
Netanyahu, Batı Kudüs'teki ofisinde yaklaşık iki saat süren bir brifing verdi ve 27 Ekim seçimlerini bu stratejinin merkezine koydu.
Bu sadece bir seçim stratejisi değil, doğrudan bir çatışma davetiyesi; çünkü Netanyahu 'önleyici saldırıları' yeni doktrinin temel ilkesi olarak tanımlıyor.
İsrail tarafındaki bu sertleşme, İran ekonomisindeki kötü gidişatın halk üzerindeki baskısını bir kaldıraç olarak kullanma niyetini de gösteriyor.
Peki bu gerginlik sokaktaki insan için ne ifade ediyor, insanlar gerçekten bir rejim değişikliği için mi yoksa ekonomik çöküşten mi korkuyor?
Mesele halkın ne hissettiği değil, Abdullahi'nin dediği gibi denenmiş bir yöntemin tekrar denenip denenmeyeceği; bu risk, bir mahalle kavgasından ziyade tüm binanın yıkılması gibi bir maliyet getirir.
Binanın yıkılması mı? Çetin, ben bu riski bir bakkalın borç defterini yakmasına benzeteceğim, geri dönüşü olmayan bir finansal yıkım gibi.
Bakkal defteri çok hafif kalır, bu çok daha büyük bir sistemik risk.
Benim gördüğüm ise, geçen hafta konuştuğumuz nükleer kapasite iddialarının ardından gelen bu doğrudan tehditlerin, bölgedeki tüm denklemi sarsacak bir kaldıraç etkisi yaratması.
Çetin'in sistemik risk uyarısı ile Kaan'ın kaldıraç vurgusu arasında bir denge kurmak gerekirse; peki bu gerilim diplomatik kanalları tamamen kapatır mı?
Bu sertleşmenin ardından bölgedeki diğer aktörlerin nasıl bir pozisyon alacağını, yani İslam Dünyasının Bağdat Çıkışı'nın ne anlama geleceğini birazdan konuşacağız.
1:42İslam Dünyasının Bağdat Çıkışı
İİT'nin Bağdat Deklarasyonu, bölgedeki çatışmaları dindirecek bir güç mü yoksa sadece sembolik bir adım mı?
Bağdat'tan gelen haberler, bölgedeki gerilimin ortasında İİT'nin bir çözüm merkezi olup olamayacağı sorusunu masaya getiriyor.
İİT 52. Dışişleri Bakanları Konseyi toplantısı, Fuat Hüseyin ve İsmail Veld Şeyh Ahmet'in duyurduğu Bağdat Deklarasyonu ile 18 Ekim itibarıyla tamamlandı.
Bu deklarasyonun etkisi bence, geçen yılki zirvelere kıyasla çok daha sınırlı kalacak; çünkü 55 üye ülkenin ortak bir yaptırım gücü yok.
Katılmıyorum, burada mesele yaptırım değil, meşruiyet zemini oluşturmak.
Meşruiyet karın doyurmuyor Çetin, geçen yılki veriler gösteriyor ki bu tür ortak bildiriler sonrası sahadaki çatışma oranları düşmüyor.
Veriler yanıltıcı olabilir, benzer durumda sonuç tersiydi; diplomatik bir blok kurmak askeri maliyetleri uzun vadede düşürür.
Bu kıyaslama bana, bir mahalle toplantısında herkesin barış ilan etmesine benziyor; herkes imza atıyor ama kimse sokağa çıkmıyor.
Peki bu imzalar sokaktaki insanın güvenliğini nasıl değiştirecek, yani Bağdat'taki bu hareketlilik halkın gündemine ne kadar yansıyacak?
Toplantıya Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Emine Muhammed'in de katılmış olması, deklarasyonun uluslararası düzeydeki karşılığını teyit etmek adına önemli bir olgu.
Yani Bağdat Deklarasyonu bir eylem planı mı yoksa sadece bir niyet beyanı mı, bunu hala tartışıyoruz; peki bu diplomatik hareketlilik Atina ve Brüksel hattındaki dengeleri nasıl sarsacak?
3:06Yunanistan'da İsrail Lobisi Tartışması
Atina'daki gizli görüşme iddiaları, Yunanistan'ın dış politika dengelerini nasıl etkiler?
Dengeleri sarsmaktan ziyade, Atina'da şeffaf olmayan bir kapalı kapı diplomasisi örneği görüyoruz; muhalefetin bu kadar sertleşmesi tesadüf değil.
Aslında Sağlık Bakanı Antonis Georgiadis, Reporters United'ın iddiasını sosyal medya üzerinden bizzat doğruladı; yani görüşmenin yapıldığı artık bir iddia değil, teyitli bir durum.
Bu durumun ekonomik maliyeti, bir devletin teknoloji transferi için ödediği bedelden çok, kurumsal güven kaybıyla ölçülmeli; zira bu belirsizlik doğrudan yatırımcı algısını etkiler.
Peki bu teknoloji odaklı buluşmalar Atina sokaklarındaki tartışmaları nasıl etkileyecek, insanlar bu gizli görüşmeleri bir 'ulusal çıkar' olarak mı yoksa 'arka kapı pazarlığı' olarak mı konuşacak?
Bence bu bir pazarlık değil, bir bağımlılık inşa süreci; sanki bir devletin dış politikasını bir vakfın ajandasına devretmesi gibi.
O kadar da değil, sanki bir bakkalın mahalledeki en büyük toptancıya boyun eğmesi kadar dramatik bir tablo çiziyorsun.
Kaan'ın bakkal benzetmesiyle Çetin'in bağımlılık uyarısı arasında bir yerde mi duruyoruz, yoksa bu durum Yunanistan'ın stratejik bir tercihi mi? Peki, bu tür iç siyasi krizler Washington'daki güç dengelerini nasıl tetikleyebilir?
4:15ABD'de Yönetim Krizi
Halkın %71'inin 'yanlış yolda' demesi, Trump yönetiminin stratejilerini nasıl değiştirecek?
Washington'daki bu iç gerilim, dışarıdaki hamleleri nasıl etkiler, bunu açalım: Bu memnuniyetsizlik Trump yönetiminin elini kolunu bağlar mı?
NBC News'in 19 bin 135 kişiyle yaptığı son araştırma, halkın yüzde 71'inin ülkenin yanlış yolda olduğunu gösteriyor; bu, Trump'ın ikinci dönemindeki en yüksek eşik.
Bu sadece bir memnuniyetsizlik değil, bir meşruiyet sınavı.
Zelenskiy'nin NBC'deki açıklaması da bu iklimde önemli; istihbarat akışının duraksamadan sonra yeniden başladığını teyit etti.
Zelenskiy'nin dediği o istihbarat akışı, halkın bu denli tepki gösterdiği bir yönetim altında çok daha kırılgan bir hale geldi.
Peki bu yüzde 71, akşam haberlerini izlerken sadece rakam olarak mı kalacak, yoksa sokaktaki insanın Trump'ın dış politika kararlarına olan güvenini de mi sarsacak?
Güven çoktan sarsılmış, asıl mesele bu tepkinin Kongre ara seçimlerine nasıl yansıyacağı.
Çetin'in dediği gibi bir meşruiyet sınavı var ama ben bunu daha çok, bir kaptanın mürettebatın yüzde 70'inden fırça yediği bir gemiye benzetiyorum; rotayı değiştirmek zorunda kalabilir.
O kaptan rotayı değiştirmezse gemi batar mı?
Geminin batıp batmayacağını bilmiyorum ama rüzgarın yönü artık çok net.
Washington'daki bu iç huzursuzluk dışarıdaki dengeleri sarsarken, bu durumun yerel ekonomiler ve cüzdanlar üzerindeki yansıması ne olacak?
5:38Ekonomi ve Yerel Gündem
Tasfiye edilen fonlar ve İstanbul'daki yıkım çalışmalarıyla gündemin iç yüzüne bakıyoruz.
Dışarıdaki fırtına bir yana, içerideki rakamlar ve sokaktaki yıkım çok daha somut bir gerçeklik sunuyor.
Somut olan ilk veri, Altıncı Fon Kurulu'nun açıkladığı tasfiye süreci; İletişim Başkanlığı'na göre 131 olan fon sayısı 65'e geriledi ve 40,8 milyar liralık ödeme tamamlandı.
Bu 40,8 milyar lira, piyasadaki likiditeyi bir nebze rahatlatmış gibi görünüyor ancak tasfiye edilen fon sayısının yarı yarıya düşmesi, sürecin hala çok başında olduğumuzu gösteriyor.
Bana kalırsa bu sadece bir temizlik operasyonu, asıl soru bu fonların neden tasfiye edilmek zorunda kaldığı.
Aslında bu rakamı, bir şehrin tüm kanalizasyon sisteminin bir günde yenilenmesi gibi düşünün, devasa bir maliyet ama mecburiyet.
Kaan, o kıyas biraz fazla teknik kaçmadı mı? İnsanlar sadece paralarının ne zaman hesaba geçeceğine bakıyor.
Belki öyle ama mekanizmanın büyüklüğünü anlamak için bu ölçekte bir örnek şart.
Peki, bu finansal karmaşa bir yana, İstanbul'un Ayazağa mahallesinde fiziksel bir yıkım var, durum ne?
Ayazağa'da selden hasar gören öğrenci yurdu, futbol sahası ve dükkanların yıkımı sürüyor; ekiplerin pazartesiye kadar bitirmesi öngörülüyor.
Dere yatağındaki o dükkanların boşaltıldığını duymak, mahalledeki esnafın sabah ne hissettiğini hayal etmemi zorlaştırıyor.
Peki, bu yıkımlar sadece bir temizlik mi yoksa yeni bir krizin habercisi mi? Günün notlarına geçmeden önce bunu düşünmemiz gerekecek.
7:04Günün Notları
Kanada'daki patlama ve İzmir'deki trajik olayla geceyi kapatıyoruz.
Günün notları masasında diplomasi ve stratejiden biraz uzaklaşıp, daha yakıcı ve yerel gerçeklere, yani sokaktaki şiddete ve beklenmedik kazalara bakacağız.
İzmir Buca'da bir restoran işletmecisinin hayatını kaybettiği bıçaklı kavga haberiyle başlayalım; 42 yaşındaki Cavit Pekşen, müşteriyle yaşadığı sözlü tartışma sonrası çıkan arbedede yaşamını yitirdi.
Bir akşam yemeğinin veya basit bir tartışmanın böyle bir trajedide sonuçlanması, insanların dışarıdaki güven duygusunu gerçekten sarsıyor.
Güven meselesi tek başına yeterli değil; Trabzon'da birini yaralayan şüphelilerin İstanbul Çatalca'da yakalanması, suçun coğrafi sınır tanımadığını bir kez daha gösterdi.
Bu kaçış rotası aslında o kadar da şaşırtıcı değil; suç şebekelerinin İstanbul gibi büyük metropolleri birer sığınak olarak kullanma kapasitesi, yerel emniyetin takip hızından çok daha yüksek görünüyor.
Bence bu takip hızı, şüphelilerin yakalanmış olmasıyla bir nebze de olsa kanıtlandı.
Yakalanmış olmaları bir başarı ama bu operasyonun maliyeti, suçun yayılım hızıyla kıyaslandığında, küçük bir bütçe kalemini yönetmekten farksız kalıyor.
Bütçe kıyaslaması çok absürt oldu, suçla mücadele bir matematik hesabı değildir.
Tam tersine, kaynakların nereye aktığına bakmazsak sonuç hep aynı kalır.
Peki, bu yerel şiddet döngüsüyle Kanada'daki askeri üs patlaması arasında nasıl bir bağ kurabiliriz?
Bağ kurmak zor ancak Kanada'daki Wainwright Askeri Üssü'nde 17 Ekim'de yaşanan patlama ve ardından çıkan yangın, Dışişleri Bakanlığı'nın taziye mesajıyla gündemimize girdi.
Kanada'daki o yangın ve patlama sonrası oluşan atmosferi, sosyal medyadaki görüntülerden okumak bile çok ağır.
Askeri üslerdeki bu tür kazalar, aslında savunma sanayii harcamalarının ve operasyonel risklerin görünmeyen maliyetidir.
Resmi soruşturma sonuçlanmadan bunun bir güvenlik zafiyeti mi yoksa teknik bir kaza mı olduğunu söylemek için henüz çok erken.
Bugün stratejik hamlelerden sokaktaki trajedilere kadar çok geniş bir yelpazeyi masaya yatırdık; teşekkürler ekip, yarın sabah yeni bir gündemle görüşmek üzere.