Sınırların Ötesinde: Gazze'de Bir Yıl, İstanbul'da Sel Bilançosu
Gazze'de ateşkesin birinci yılında can kayıpları sürerken, İstanbul'daki sel felaketinin ağır bilançosu ve dünyadaki diplomatik gerilimler masada.
Yapay kadro · sentetik seslendirme
0:06Gazze'de Ateşkesin Birinci Yılı
Ateşkesin üzerinden bir yıl geçmesine rağmen devam eden saldırılar, diplomatik çözümün neden imkansız olduğunu mu gösteriyor?
Gazze'de ateşkesin üzerinden bir yıl geçmesine rağmen can kaybı durmuyor, aynı zamanda Lübnan hattında diplomatik baskı çabaları hız kazanıyor. Bugün Gazze'deki bu kronikleşen şiddet sarmalını ve diplomatik tıkanıklığın nedenlerini masaya yatırıyoruz.
Gazze Sağlık Bakanlığı'nın verilerine göre, 10 Ekim 2025'te yürürlüğe giren ateşkesin birinci yılında İsrail saldırılarında 1505 Filistinli hayatını kaybetti, 5 bin 332 kişi ise yaralandı.
Bu rakamlar aslında ateşkesin bir barış değil, sadece çatışmanın form değiştirdiği bir süreç olduğunu kanıtlıyor. BM Güvenlik Konseyi'nde Ramiz Alakbarov'un belirttiği gibi, askeri operasyonlar kağıt üzerindeki anlaşmaya rağmen devam ediyor.
Diplomatik çözümün neden imkansız göründüğünü anlamak için Lübnan tarafına bakmak lazım. Cumhurbaşkanı Avn'un Marco Rubio ile yaptığı görüşmede talep ettiği 'çerçeve anlaşmasına uyulması' vurgusu, mevcut durumun hukuki bir zeminden koptuğunu gösteriyor.
Burada bir kavram karmaşası var; ateşkes bir barış antlaşması değildir, sadece silahların susması için verilen bir aradır. Mevcut durum, ateşkesin hukuki bağlayıcılığının sahadaki askeri gerçeklikle çatıştığı bir evre.
Peki, bu diplomatik tıkanıklık sadece siyasi bir sonuç mu, yoksa İsrail'in sahadaki stratejisi mi bunu dayatıyor? Çetin, sence bu bir çıkmaz sokak mı?
Bence tam tersi, bu bilinçli bir strateji.
Nasıl yani?
Diplomatik baskı talepleri artarken sahadaki operasyonların sürmesi, İsrail'in müzakere masasında değil, askeri üstünlükle sonuç almak istediğini gösteriyor. Benzer durumda geçmişteki birçok bölgesel krizde, taraflar masada değil, sahada kazanacaklarını düşündüklerinde ateşkesler bu şekilde eriyor.
Sadece sahadaki can kaybı değil, esirlerin durumu da bu stratejinin bir parçası gibi görünüyor. Filistin Çocuk Hakları Merkezi Direktörü Halid Kazmar, 2 binden fazla çocuğun gözaltına alındığını ve en az 350'sinin hala cezaevlerinde olduğunu bildirdi.
Kazmar'ın bahsettiği işkence ve tıbbi ihmal iddiaları, çocuk hakları hukukunun ihlali anlamına gelir. Bu durumun yargılanabilirliği, ateşkesin bir yıl sonra bile neden sürdürülemediğinin hukuki bir göstergesi olabilir.
Yani masadaki her bir veri, aslında barışın neden inşa edilemediğine dair farklı bir katman sunuyor. Peki, bu diplomatik çıkmazın insani maliyeti sadece can kayıplarıyla mı sınırlı kalacak?
Aslında asıl maliyet, Lübnan örneğinde gördüğümüz gibi, tarımsal üretimin ve yerel ekonominin de durma noktasına gelmesi.
Katılmıyorum, asıl maliyet kurumların işlevsizleşmesi.
Bu düğüm çözülmezse, bölgedeki insani krizin boyutu nereye evrilecek? Şimdi bu gerilimin gölgesinde, İstanbul'daki felaketin boyutlarına, yani selin yarattığı asıl tahribata bakalım mı?
2:52İstanbul'un Sel Bilançosu
83 yılın en yüksek yağış miktarı sonrası can kayıpları ve yıkım, şehrin afet hazırlığını nasıl sorgulatıyor?
Bakan Kurum'un az önce paylaştığı veriler durumu çok netleştiriyor; metrekareye düşen 273 kilogram yağışla 83 yılın en yüksek seviyesine ulaşıldı ve maalesef 3 vatandaşımız hayatını kaybetti.
Bu sadece bir hava olayı değil, altyapının bu yükü taşıyamayacağının matematiksel kanıtı; 48 toprak kayması ve 53 istinat duvarının yıkılması, kentsel direncin ne kadar düşük olduğunu gösteriyor.
Bence asıl sorun yağışın miktarı değil, bu kadar yıkıma rağmen tahliye planlarının neden çalışmadığı.
Peki, bu yıkım sadece doğanın bir sonucu mu yoksa hazırlıksız yakalanmanın bedeli mi, ikiniz de aynı noktaya mı parmak basıyorsunuz?
Hukuken burada bir ihmal zinciri olup olmadığını anlamak için yıkılan duvarların ve kayan toprakların teknik raporları ile bakım periyotlarının incelenmesi gerekir.
Haklısınız, ancak raporlar gelene kadar ekonomik maliyet çoktan katlanarak artmaya başladı bile.
Peki, bu yıkımın hukuki ve idari sorumluluğu nereye uzanacak, şimdi bu soruyu biraz daha derinleştirelim: İstanbul'un altyapısı bu yeni iklim gerçeğine gerçekten hazır mı?
3:59Siyasetin Nabzı: Silivri ve Bakü
İmamoğlu davasındaki duruşma ve Türkiye-Azerbaycan stratejik ortaklığı, iç ve dış siyasetin dengelerini nasıl etkileyecek?
Altyapı sorusunun yarattığı idari tartışmayı bir kenara bırakıp, bugün iç siyasetin ve dış politikanın en keskin iki hattına, Silivri ve Bakü eksenine odaklanalım.
Silivri'deki 99. duruşmada, Özgür Özel'in aktardığına göre Ekrem İmamoğlu savunmasının ardından salondakileri selamlayıp 'Her şey çok güzel olacak' dedi.
Buradaki hukuki süreçte 53'ü tutuklu 436 sanığın yargılandığı bir dosya var ve İmamoğlu'nun savunmasının devam etmesi usul açısından davanın henüz sonuçlanmadığını gösteriyor.
İçerideki bu siyasi gerilim yaşanırken, Bakü'de Bakan Fidan'ın 'iki devlet, tek millet' vurgusuyla stratejik ortaklığı taze tutması, aslında Türkiye'nin iç siyasetindeki belirsizliği dışarıda bir denge unsuruyla sübvanse etme çabası gibi görünüyor.
Ben buna katılmıyorum; Bakü'deki stratejik derinleşme iç siyasi bir kalkandan ziyade, bölgesel risklerin arttığı bir dönemde tek taraflı bir güvenlik koridoru inşa etme girişimidir.
Ancak Çetin, bu iş birliği sadece güvenlik değil, enerji ve lojistik hatlar üzerinden Türkiye'nin jeopolitik ağırlığını artırıyor.
Ağırlık artıyor ama maliyeti de artıyor; bölgesel bir krizde Azerbaycan ile olan bu sıkı bağ, Türkiye'yi doğrudan bir çatışma riskinin içine çekebilir.
Veriler bunun tersini söylüyor, son üç dönemde iki ülke arasındaki ticaret hacmi ve askeri entegrasyon hiç olmadığı kadar yüksek bir seviyede.
Ticari hacim, askeri bir riskin bedelini ödemeye yetmez.
Yani bir taraf stratejik bir kalkanın inşasını, diğer taraf ise kontrolsüz bir risk artışını savunuyor; bu dengeyi kimin kuracağı ise belirsiz.
Peki, bu siyasi ve stratejik manevraların gölgesinde kalan küresel piyasaların yeni yönelimi bizi nasıl etkileyecek?
5:39Küresel Ekonomik Hareketlilik
Milli gelirin yükselişi ve Borsa İstanbul'daki kayıplar, Türkiye ekonomisinin geleceğine dair çelişkili sinyaller mi veriyor?
Piyasaların bu dalgalı seyri, Bakan Kacır'ın açıkladığı o devasa büyüme rakamlarıyla ne kadar örtüşüyor, bu çelişkiyi nasıl okumalıyız?
Bakan Kacır'ın belirttiği 238 milyar dolardan 1,6 trilyon dolara yükseliş verisi uzun vadeli bir kalkınma modelinin sonucu gibi duruyor ancak Borsa İstanbul'daki yüzde 0,40'lık günlük kayıp, piyasanın bu büyümenin niteliğine dair anlık şüphelerini yansıtıyor olabilir.
Bence bu büyüme verisi, sermaye piyasalarındaki bu güvensizliği açıklamaya yetmiyor.
Katılmıyorum, burada mesele büyümenin miktarı değil, sermayenin hangi kanaldan aktığı; bakın, holding endeksi yüzde 0,76 düşerken bankacılık endeksinin yüzde 1,12 kazanması, paranın üretimden ziyade finansal araçlara kaydığını gösteriyor.
Buna ek olarak, piyasadaki toplam işlem hacminin 92,3 milyar lira seviyesinde kalması, beklenen o büyük yatırım iştahının henüz tam anlamıyla realize edilmediği yönündeki iddiaları besliyor.
Hukuki perspektiften bakarsak, yatırımcı güvenini sarsan şey verilerin kendisi değil, bu büyüme vaatlerinin arkasındaki kurumsal güvencelerin piyasa tarafından nasıl fiyatlandığıdır.
Peki, Kaan, bu durum Türkiye ekonomisinin geleceği için bir sinyal mi yoksa sadece geçici bir düzeltme mi?
Veriler şunu söylüyor; eğer finansal kiralama faktoring endeksindeki yüzde 4,92'lik sert düşüş bir trende dönüşürse, milli gelirdeki artışın reel sektördeki karşılığı sorgulanmaya başlanır.
Yani aslında büyüme var ama bu büyüme borsayı ve reel yatırımı beslemekte yetersiz kalıyor, doğru mu anlıyoruz?
Tam olarak öyle, sermaye birikimi makro düzeyde büyüyor ama borsa bu büyümenin hızına eşlik edemiyor.
Ekonomik tabloda bu makasın açılması, küresel ölçekte yeni bir yaptırım dalgasının ve protestoların kapısını aralayabilir mi?
7:29Dünya Gündemi: Yaptırımlar ve Protestolar
ABD'nin İran hamlesi ve Fransa'daki sarı yelekliler eylemi, küresel istikrarsızlığı tetikleyecek mi?
Bu makasın açılması, hem Washington'ın İran hamlesiyle hem de Fransa'daki sokak hareketleriyle birleşince küresel bir istikrarsızlık sarmalı yaratır mı? İki masaya da soruyorum; bu bir tesadüf mü yoksa eş zamanlı bir kırılma mı?
Bence bu bir tesadüf değil, sistemin artık sızdırmazlık testinden geçemediğinin kanıtı. ABD'nin 16 kişi ve 10 kuruluşu hedef alması, finansal duvarların artık fiziksel sınırları aşan bir baskı mekanizmasına dönüştüğünü gösteriyor.
Çetin'in dediği gibi bir baskı var ama bu baskının maliyeti de az değil. Irak merkezli IDB bankasının yaptırım listesine alınması, bölgedeki finansal aracılık ağlarını doğrudan felç edebilir.
Hazine Bakanlığı'nın açıklamasına göre yaptırımlar sadece bankaları değil, Hong Kong merkezli döviz şirketlerini de kapsıyor.
Finansal yaptırımların kapsamı genişledikçe, bu kurumların hukuki statüleri de tartışmalı hale geliyor.
Peki ya Fransa? Sarı yeleklilerin 1000 noktada eylem yapacak olması ekonomik baskıyı toplumsal bir patlamaya dönüştürür mü?
Katılmıyorum, bu sadece bir tepki değil, bir lojistik kuşatma planı. Akaryakıt depoları ve limanların hedef alınması, ekonomik yaptırımların yarattığı boşluğu sokaktaki kaosla doldurma girişimidir.
Aslında Çetin'in bahsettiği o lojistik risk, az önce belirttiğim finansal daralma ile birleşince enflasyonist bir döngü yaratabilir.
Fransız basınındaki haberler, öğrenci gruplarının da bu eylemlere katılacağını teyit ediyor.
Yani sokak ve finans aynı anda geriliyor; peki bu karmaşa yerel güvenlik birimlerini ve şehir düzenini nasıl etkileyecek?
9:01Asayiş ve Yerel Gelişmeler
Trabzon'daki silahlı saldırı ve Bitlis'teki uyuşturucu operasyonları, yerel güvenlik dinamiklerini nasıl şekillendiriyor?
Bunu açalım: Trabzon'daki silahlı saldırı ve Bitlis'teki uyuşturucu operasyonları arasındaki uçurum, yerel güvenlik dengelerini nasıl değiştiriyor?
Burada iki farklı hukuki süreç var; biri faili meçhul bir saldırının soruşturma safhası, diğeri ise Bitlis'te 13 kişinin tutuklandığı somut bir suç zinciri.
Trabzon'da Eşref Saral'a balıkçı barınağında 6 el ateş edildiği teyit edildi, ancak saldırganların kimliği henüz belirlenmedi.
Bence asıl risk, Trabzon'daki bu tip bireysel görünen ama hedef odaklı saldırıların yerel gerilimleri tetikleme ihtimali.
Bitlis verilerine bakarsak, 11 Ekim'deki operasyonda 5 kilo 887 gram madde ele geçirilmiş olması, bölgedeki uyuşturucu trafiğinin lojistik boyutunu gösteriyor.
Ama Kaan, bu sadece bir trafik meselesi değil, doğrudan bir asayiş sorunu.
Haklısın, ancak tutuklamaların bu kadar yüksek olması suç ağının operasyonel kapasitesini de ortaya koyuyor.
Katılmıyorum, bu operasyonlar aslında ağın sadece uç noktalarını yakalıyor gibi görünüyor.
Bitlis Cumhuriyet Başsavcılığı koordinesinde 14 şüpheliden 13'ünün tutuklandığı bilgisini netleştirmeliyim.
Görünen o ki yerel güvenlik hem sokaktaki şiddetle hem de organize suçla aynı anda mücadele ediyor; teşekkürler ekip, yarın sabah selin ekonomik maliyetlerini konuşmak üzere görüşürüz.